Yalçın Küçük’e ithaf edilen kitap: Şimdi Canavarlar Zamanı…

Son günlerde herkes ‘3. Dünya Savaşı’nı konuşuyor, Yazar Ertürk Akşun ise iki buçuk yıldır bu konunun kitabını yazıyordu… Akşun, yeni kitabı ‘Şimdi Canavarlar Zamanı’nı Odatv için anlattı…

3. Dünya Savaşı meselesi, son günlerde sıkça gündemde… Dünya kaçınılmaz bir sona doğru ilerliyor olabilir mi? Siz de yeni kitabınızda III. Dünya Savaşı meselesini enine boyuna masaya yatırmışsınız…

Bu kitabı yazmaya başladığımda Rusya-Ukrayna Savaşı yeni başlamıştı. Öncelikle şunu söylemek isterim ki “bakmak, teorik bakmaktır.” Benim ortaya koyduğum olgular, gündelik bir pratikten yola çıkarak, örneğin İsrail-Filistin, Rusya-Ukrayna, Çin-Tayvan çatışmalarına bakarak çıkarılacak bir sonuç değil. Teorik olarak III. Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz biçimde başlama zorunluluğuyla ilgili. Yani kitap, yaşadığımız döneme teorik olarak bakıyor. Peki karşımızda duran tablo ne? III. Dünya Savaşı’nın artık kaçınılmaz olduğu…

Teorik açıdan durumun neden böyle olduğunu sorgulamak önemli. Zaten kitap da tam olarak bu sorunun peşinden gidiyor. İlk bölümde Lenin’in “Emperyalizm” adlı kitabına uzunca yer vermemin asıl nedeni de bu.

Lenin’in 1873 yılındaki iktisadi krizden sonra, o dönemdeki dünyanın tekelleşeceği, tekelleşmenin eninde sonunda emperyalizmi doğuracağı ve emperyalizmin de son aşamada büyük bir dünya savaşına yol açacağı tezi vardır. Nihayetinde I. Dünya Savaşı ortaya çıkmıştır. Pratik bağlamda yok efendim bir Sırp genci Avusturya arşidükünü vurmuş da savaş böyle başlamış filan, bunlar hep magazin metinleri… Bizi ilgilendiren, dünyanın neden I. Dünya Savaşı’na sürüklendiğidir ve bunun formülünü keşfetmek de son derece önemlidir. İşte teorik bakmak, tam olarak budur.

Böylece asıl soruya geliyoruz;

Dünya, III. Dünya Savaşı’na nasıl sürükleniyor?

1973 yılından itibaren neoliberalizm Batı cephesinde hayata geçmeye başladı. 1980’e geldiğimizde net olarak Batı dünyası, neoliberalizm tarafından yönetilmeye başlamıştı. “Reagan-Thatcher gericiliği” diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel ister karşı devrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı. Uzun uzun anlatacak değilim tabii, kitabı okumak gerekiyor bu bağlamda.

Neoliberalizm, ideolojik olarak “her şeye özgürlük” sloganıyla yola çıktı. Fakat sözü edilen özgürlüğün sadece sermayeye tanınan özgürlük olduğu çok geç fark edildi.

Üçüncü dünya ülkeleri IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı’nın etkisi altına alındı. 1950’lerle birlikte kazanılan ulusal kurtuluş savaşları/bağımsızlık savaşları; yerini etnik milliyetçiliğe bıraktı ve kabile savaşlarına neden oldu. Bütün üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik- anti emperyalizmin yerine geçirildi. İç savaşlar sonunda ve aşırı yoksullaştırılmış halklar, toplu olarak Batı’ya doğru göç etmeye başladı.

Neoliberalizmle birlikte tekeller, aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Kısacası; tekelleşme yani emperyalist durum, dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.

Peki 1873-1914 dönemine kıyasla bu dönem neden daha uzun sürdü?

Reel sosyalizmin çökmesi, bu süreci uzatmış oldu. Tek kutuplu dünya, savaşın gelişini uzattı. Aslında 2008 krizinin ertesinde, dünya savaşının başlaması gerekiyordu diyebiliriz.

Kitap, bütün bunları, tarihsel, politik, sosyolojik açıdan incelemeye çalışıyor. Bizi nelerin beklediğini ve neler yapmamız gerektiğinin cevaplarını arıyor.

Kitapta Yeni Ortaçağ, yeni mafya düzeni, yeni emperyalizm ve yeni faşizm kavramları özellikle tartışılıyor. Niye hepsini “yeni” diye tarif ediyorsunuz, bütün bunların eskisinden farkı ne?

Haklısınız, kitapta sıklıkla “yeni” kelimesi, eski sistemlere ek olarak kullanılıyor. Ama “yeni” kavramı sorunlu bir yapıya sahip. Daha önce “yeni Hegelcilik”, “yeni Marksizm”, “yeni Althusercilik” gibi kavramlar kullanıldığını biliyoruz. Bu kullanımlarda “yeni” kavramı, daha iyiye gidiş olarak, içinde pozitif bir anlam taşımaktaydı. Bense “yeni” kavramını, eskinin devamı, şekil değiştirmiş ama özünü koruyan yeni durum olarak ele alıyorum, içinde daha çok negatiflik taşımaktadır.

Kitabın omurgasını “Yeni Ortaçağ” kavramı oluşturuyor. Uzun yıllardır üzerine düşündüğüm bir konuydu bu. Ortaçağ kavramı, temel olarak karanlığı temsil eder. Uzun bir cahiliye dönemidir. Aklın değil, hurafenin hüküm sürmesidir. Din bir yaşam biçimi, hukuksuzluk ise başat öneme sahiptir. Her derebeyinin kendi hukuku vardır ve bu mafyacı bir yapı oluşturur. İçinde yaşadığımız son 40 yılı tam olarak Ortaçağ’a benzetebiliriz. Gelecek kurgusu olmayan, aklın hükmünü kaybettiği, gerçekliğin postmodernizm tarafından parçalandığı, her yanı cemaatlerin ve hurafelerin kapladığı, devletlerin ortadan kalkıp yerlerine mafya düzeninin oluştuğu bir sistem.

Elbette “Yeni Ortaçağ” kendiliğinden oluşmadı. Bir sürecin isteyerek oluşturulmuş yapısıdır. 1973’ten sonra neoliberalizm, tekellere daha büyük özgürlük sağlayabilmek için, ulus devletleri ve ulusal orduları ortadan kaldırmaya başladı. Bunu yönetmenin en kolay yolu, halkı cahilleştirmekti. Cahilleştirmeyi nasıl sağlayacaklardı peki?

Kitap aslında bu konuyu da uzun uzadıya ele alıyor ve tartışıyor; tarihsel, sosyolojik ve psikolojik etkilerin siyasete ve politikaya nasıl yön verdiğini araştırıyor.

Örneğin yeni faşizmin eskisinden farkını kısaca açıklayacak olursak, eskisinde milliyetçilik üzerinden şekillenirken, yenisinde, kendisinin dışındaki her şeyi, her insanı, her fikri ötekileştirerek yapıyor bunu. Yeni faşizmi besleyen en önemli olgular, cahilleşme, üçüncü dünyanın sömürülmesinden doğan göç dalgası ve hukuka olan güvenin kaybolması ve güvensizlik diyebiliriz.

Kitap kısa bir tarih turundan sonra neoliberalizmi kısaca tahlil etmeye çalışıyor. Sonrasında neoliberalizmin doğurduğu, Yeni Ortaçağ, küreselleşme, ulus devletlerin yıkılışı, yeni mafya düzeni, yeni emperyalizm, yeni faşizm konularına giriş yapıyor. Yine neoliberalizmin ideolojik aygıtları olarak; demokrasi, ütopyanın yok oluşu, sivil toplum kavramı, konularını ele alıyor. Son olarak “Yeni Dünya Savaşı” tezimi açıklıyorum kitapta.

Kitapta hayli fazla alıntı olduğu göze çarpıyor, fazla kaynak taraması yaptığınız anlamına mı gelir bu?

Alıntıların fazla olmasını özellikle tercih ettim. Günümüzde yaygın olan kolaycılığa bir isyan olarak düşünebilirsiniz ama daha da önemlisi cahiliyeye bir başkaldırı olmasıdır. Cahil insanın temel özelliği, her şeyin kendisiyle başladığını düşünmesidir. Halbuki insan geçmişin tortusu ve geleceğin öngörüsünün toplamıdır.

Marx kendisinden önce gelmiş olan Hegel’in diyalektik düşüncesini ters çevirerek materyalist felsefeyi, kendinden önce gelen ütopyacı sosyalistlerin üstüne de bilimsel sosyalizmi kurmuştu. İngiliz iktisat okulundan da birçok kavramı alıp kullanmıştı. Dolayısıyla Marx da kendinden önce gelen bütün bilimcilerin, felsefecilerin ve siyasetçilerin bir ürünüdür ya da sonucudur. Aslında birçok bilim insanının yaptığı şey, öncesinde inşa edilmiş duvara yeni bir tuğla daha eklemektir.

Bireyselliğin böylesine yoğun yaşandığı “Ben! Ben! Ben!” nidalarının çok fazla yükseldiği bir dünyada bunu anlatmak çok zor, biliyorum. Ama anlatmak, hatta sürekli anlatmak zorundayız. Çoğu insan yaşamın kendisiyle başladığını düşünüyor ve yine her şeyin kendisiyle son bulacağını zannediyor.

Alman oyun yazarı Bertolt Brecht, “Bay Keuner’in Öyküleri” adlı eserinde şöyle bir öykü anlatır:

“Günümüzde…” diye yakındı Bay K. “Tek başlarına çok büyük kitaplar yazabilecekleriyle açıkça övünen sayısız insan var ve bu, genelde onaylanıyor. Çin filozofu Çuang Çi, daha yaşlılığa uzak olduğu bir dönemde, onda dokuzu alıntılardan oluşma, yüz bin sözcüklük bir kitap yazmıştı. Gereken ruh olmadığından, böyle kitaplar artık yazılamıyor. Bundan ötürü herkes düşüncelerini kendi işliğinde üretiyor ve bu yolla yeterince üretemeyen kendini tembel sanıyor.

O zaman doğal olarak ne başkasından alınabilecek bir düşünce ne de herhangi bir düşünceye ilişkin alıntılanabilecek bir dile getirme biçimi bulunabiliyor. Böyleleri, çalışabilmek için ne kadar az şeye gereksiniyorlar. Bir mürekkepli kalem ve biraz kâğıtla yetinebiliyorlar. Ve kulübelerini hiçbir yardım almaksızın, yalnızca tek bir insanın kollarıyla taşıyabileceği yoksul malzemeyle kuruyorlar. Tek bir insanın kurabileceğinden daha büyük yapıları ise tanımıyorlar!”

Kitabı Yalçın Küçük’e ithaf etmişsiniz, özel bir sebebi var mı?

Yalçın Küçük benim hocamdı. Her insanın bir hocası olur. Öğrenmek bir usta-çırak ilişkisidir. Yalçın Küçük benim ustamdır. Düşünce atlasımın oluşmasında öncülük etmiştir. Kendisinin her düşüncesine katıldığım anlamını taşmıyor bu tabii ki. Kendisi bir yoldur ve yol açandır benim için. Çok uzun yıllar birlikte çalıştık. Dergilerde, yayınevlerinde görev yaptık. Aklıyla yaşayan bir insanın beynine pıhtı atması sonucu hiçbir şey hatırlayamaz hale gelmesi, bence tarihin acıklı bir ironisi. Robespierre için “yürüyen irade” derlermiş mesela, bence Yalçın Küçük için de “yürüyen beyin” diyebiliriz. Bu kitap bir katkı kitabıdır, yaptığım ithaf da bana yapılan katkılara teşekkürdür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir